ADIMIZ, DAVAMIZ, MANAMIZ
Neye inanıyor, nasıl yaşıyoruz?
Nasıl değiştik, neler verdik?
Erbakan Hocamızın Yeni Bir Dünyasından, Necip Fazılın Büyük Doğusundan, Özal’ın Turancılığından, Türkeş’in Ülkücülüğünden uzaklaştı gidiyor benliğimiz. Mücahitliğimiz, Turancılığımız, Ülkücülüğümüz makamlara, ihale dağıtan kurumlara çarpıp çarpıp döndü geri. Sloganlarımızı, Hz Ömer’in ‘Acıktığımda helvadan yaptığım putlarımı yiyordum.’ itirafı gibi yedik, bitirdik.
Gerçek ile doğruyu ayırt edememekten, onları yerli yerinde kullanamamaktan yanılsamalar içerisinde boğuluyoruz kimi zaman. Çoğu zaman da var olan gerçek aynı zamanda birtakım doğruların sadık yansımaları mıdır düşünmek istemiyoruz. Eleştirirken hala yeterince samimi değiliz. Eleştirimizi Hakkın ve Doğrunun tesisi için değil, rakibimizin yıpranması için yapıyoruz. Yani Allah rızası sadece Allah yolunda kazanılır prensibini geçici olarak rafa kaldırıyoruz.
Kendimizi Müslüman diye tanımlıyoruz. Fakat “İslam nazarıyla çağa bakma”yı değil, “çağın gözüyle İslâm’a bakma” yaklaşımını benimser bir hale gittikçe yaklaşıyoruz. Düşmanın silahıyla silahlanayım derken, yaşanılması gereken doğruları, kendimize ait olmayan düzenlerde icra etmeye kalkışıyoruz.
Müslüman ülkelerin aynı yerde saymasından, bağımlılıktan, fakirlikten ve geri kalmışlıktan kurtulmalarını istiyoruz. Fakat yedi milyara yakın insanın yaşadığı yeryüzünde, ek olarak herhangi bir çalışmaya gerek duymadan mevcut nüfusun on mislinin ihtiyaçlarını karşılayabilecek seviyede bir üretim yapıldığı halde, milyonlarca insanın açlıkla pençeleştiği söylendiğinde “Bu nasıl insanlık!” diyerek zulmedenlere karşı sosyal medya mücahitliği yapmakla yetiniyoruz.
Çeçenistan ve Bosna için özgürlük aradığımız, mücadele ettiğimiz sokaklarda, şimdilerde terör örgütlerinin desteğiyle elinde molotof, yüzünde maske ne aradığını ve nereye savrulduğunu bilmeyen, vatanî ve dînî duyguların mefhumundan ve değerinden habersiz kalmış (bırakılmış) bir gençlik var.
Düşmanın silahıyla silahlanmayı, düşmana benzemek olarak anladığımız günden beri, içeriği boşaltılmış dünyevi ve cismani anlayışlarla dolu hayatlarımız.
Müslümanca düşünüp, Hristiyanca yaşıyoruz. “Dava! Dava! derken, mânâyı kaybediyoruz. Fetö’nün önemli saiklerinden olan “Her yerde olmalıyız”ını dilimize pelesenk ederken, tarafımızın neresi olduğunu şaşırdık. Kim olduğumuz sorusunu cevaplarken, kim olmak istediğimiz sorusuyla karıştırdılar zihinlerimizi. Herşeyimizi aldılar. Karşılığında makam ve para verdiler bu serencam içinde bir kırk yıl da biz oyalanalım diye.
Eleştirirken istediğimiz Hak ve Adaleti bugün kendi kardeşlerimize bile reva görmüyoruz. Makama ve paraya, davamızı, ilkerimizi ve ideallerimizi sattık. Bugün sahip olunan iktidar nimetinin mutfağında kırk yıllık bir sokak mücadelesi var. Fakat artık sokağın hiçbir kaldırımında ne adımız var ne de davamız.
Bugün Müslümanlar, sanırım en çok İslami bilince sahip olmaya muhtaçtır.Müslümanlar, dünyanın bizi yaşamaya zorladığı hayatı kaale almadan, Müslümanlar için öngörülmüş olan hayatı (İslamın öngördüğü hayatı) bir Don Kişot saffetiyle yaşamalıdırlar. Müslümanların meselesi artık paranın değerinin düşmesinden meydana gelen farkın faiz olup olmadığını düşünmek değil, faizsiz işleyen bir ekonomik yapının nasıl gerçekleşeceğidir. Kendi uygarlık değerlerini oluşturmak ve dünyaya yepyeni bir gözle bakmaktır.
Bilal OKUDAN
-
DEVLETLEŞEN STK ve CEMAATLER
-
DEĞİŞTİK, GELİŞTİK, DÖNÜŞTÜK !
-
MÜLTECİLER
-
İRAN, AFGANİSTAN ve PAKİSTAN
-
MİLLETVEKİLİ MAAŞLARI ve BÜROKRATLAR
-
ABD-İNGİLTERE-TÜRKİYE
-
ÇOCUK ÖLÜMLERİ
-
SON SEÇİM !
-
ABD ve SAVAŞ
-
ARADA KALANLAR
-
TEDAVÜLDEN KALKAN DEĞERLER, MEFHUMUNU KAYBEDEN KELİMELER
-
YARDIM TOPLAMA KURULUŞLARINDAN (SİSTEM KURAN KURULUŞLARA)
-
DAVA ADAMLARINA VEFA
-
28 ŞUBAT DAVASI
-
SOKAK, EYLEM, DAVA !

